« Önceki |

9/11/2009

Sinema Sanatı 03 "Alfred HITCHCOCK" Hakkında



Alfred HITCHCOCK


     Sinemada "gerilim ve korku" denince ilk akla gelen yönetmenlerden biri de,kuşkusuz büyük usta Alfred Hitchcock' dur. Zaman zaman mizahi tatlar kattığı gerilim filmleri tüm dünyada beğeni ve ilgi gören yönetmen, filmleri için; eğlendirmenin ötesinde bir amaç taşımadığını ısrarla belirtmesine karşın, eleştirmenler tarafından filmlerinde derin felsefi boyutlar aranmıştır.

     Alfred Hitchcock, 13 Ağustos 1899’da Leytonstone, İngiltere’de doğdu. 15 yaşındayken babasını kaybeden Hitchcock, evlenene kadar annesiyle birlikte yaşadı. Ölene kadar oğlunun üzerinde müthiş bir baskı uygulayan anne, ünlü yönetmeni ve karısını tatillerde bile yalnız bırakmazdı 1919 yılında film yapımına başlayan Hitchcock’un babası kümes hayvanları ticaretiyle uğraşırdı.
     Hitchcock, Londra’daki Ignatius Collage adlı Cizvit okulunda öğrenim gördü. Ardından da Londra Universitesi’nde mühendislik eğitimi aldı.

     1920'de, Famous Players Lasky adlı ABD şirketinin Londra şubesinde sessiz filmlerin ara yazı tasarımlarını hazırlayarak sinema dünyasına girdi İlk filmini 1925'te çekti Ertesi yıl yönettiği The Lodger (Kiracı), daha sonra Hitchcock adıyla özdeşleyecek olan gerilim türündeki ilk yapıtı; Blackmail Erpressung
( Şantaj) ilk sesli İngiliz filmi oldu(1929)



     The Thirty-nine Steps (1935; 39 Basamak) ve The Lady Vanishes (1938; Bir kadın Kayboldu), gibi klasikleşmiş filmlerinin ardından İngiltere'den ayrılarak Hollywood'a yerleşti. Oradaki ilk filmi Rebecca (1940; Rebecca), en iyi film dalında Oscar kazandı.



     Filmlerinde; korku- gerilim temalarını, şaka ve alayla karışık ölçüde düş gücüne dayalı boyutlarla verdiğinden, teknik olarak da gerilim sinemasının en başarılı ustaları listesinde haklı yerini almıştır.

     Hitchcock, bundan sonraki 30 yıl boyunca ortalama yılda bir film yaptı. Bu dönemde, gerilim yaratmadaki teknik ustalığını çarpıcı biçimde gözler önüne serdi Örneğin Notorious'ta (1946; Aşktan da Üstün), kalabalık bir salonun yüksek tavanına yerleştirdiği kamera, bütün salonu gösterdikten sonra görkemli bir inişe geçiyor, bu kamera hareketi ev sahibesinin avucunda tuttuğu ve öyküdeki gerilimin en önemli öğelerinden biri olan anahtarın yakın plana girmesine değin sürüyordu Rope (1948; Ölüm Kararı) adlı ilk renkli filmiyse, Hitchcock'ın başka düzeyde giriştiği bir teknik gösteriydi. Bir apartman dairesinde geçen ve bazılarının süresi 10 dakikaya varan toplam 11 çekimden oluşan film, çekimler arasındaki ustaca geçişlerle, kesintisiz tek bir çekimden oluşuyor izlenimi veriyordu..

     Yönettiği filmlerinden 37 tanesinde çok kısa rollerde şöyle bir görünmüştü. "Cameo roller" de denen bu roller nerede ise Hitchcock'un bir imzası haline gelmişti. Bunların ortalama süresi birkaç saniyeyi geçmiyordu. Bu cameo rollerde kimi zaman trene kucağında kocaman bir kontrbas kutusuyla itiş kakış binmeye çalışıyor, kimi zaman elinde bir içki kadehi ile otel lobisinde ayakta duruyor, kiminde de kameranın önünden öylece geçip gidiyordu. Kendisinden sonra da sinemada birçok yönetmen aynı yöntemi denemiştir.

     1950'lerde Strangers on a Train (1951; Trendeki Yabancı), Rear Window (1954; Arka Pencere) ve Vertigo (1958; Ölüm Korkusu) gibi filmlerde gerilim tekniklerini kusursuzlaştıran Hitchcock, 1960'larda yeni bir üsluba yöneldi: Psycho'da (1960; Sapık), başroldeki kadının sinema tarihinin en ünlü cinayet sahnelerinden birinde bıçaklanarak öldürülmesi filmin ilk üçte birlik bölümünde yer alıyor;



      The Birds'de (1963; Kuşlar) kuşları insanlara saldırmaya yönelten şeyin ne olduğu sorusu yanıtsız kalıyor;


     Torn Curtain (1966; Esrar Perdesi) ile Topaz'daysa (1969; Topaz) bir yandan klasik casusluk öyküleri anlatılırken, bir yandan da bu tür etkinliklerin yarardan çok zarar geçirdiği yolunda güçlü karşı temalar işleniyordu. Frenzy (1972; Cinnet) ve Family Plot (1976; Aile Oyunu), Hitchcock'ın eski üslubuna başarılı bir dönüş yaptığı filmler oldu. Hitchcock, The Lodger'dan başlayarak filmlerinde çok kısa sürelerle görünmüş, bunu bir 'Hitchcock geleneği'ne dönüştürmüştür. 1950'lerde ve 1960'larda, tümünü sunduğu ve bazı bölümlerini yönettiği birkaç televizyon dizisi ününü daha da artırmıştır. Ayrıca adı bir dizi gizem öyküleri antolojisinde de yer alır.

     19 Nisan 1980'de Los Angeles, Amerika'da sinema dünyasına ve hayata veda etti..


HITCHCOCK ve PSİKANALİZ

     Hitchcock'un filmlerindeki insan davranışlarının kaynağı Avusturya'lı psikanalist ve psikanalizin yaratıcısı Freud'un görüşlerine dayanır.  Freud, çocukluğumuzdaki travmatik olayların unutsak da bilinçaltımıza inip, çeşitli nevrotik bozukluklara, takıntılara, hastalıklara yol açtığını ortaya çıkartmıştır.  Örneğin, Spellbound (Öldüren Hatıralar) filminde ana karakterlerden biri Ingrid Bergman'ın canlandırdığı psikanalistdir, erkek kahraman Gregory Peck'in sürekli gördüğü rüyayı çözümlemeye ve geçmişinde onu rahatsız eden olayı ortaya çıkartmaya çalışır.   Gregory Peck, rüyasında sürekli olarak karlar üzerinde yanyana yüzlerce siyah, tren rayı gördüğünü söylemektedir fakat filmin sonlarında ortaya şu çıkar: Adam çocukluğunda karda, kızakla kayarken, kazara oğlan kardeşinin kızaktan demir parmaklıkların üzerine düşerek ölmüştür ve onda büyük bir suçluluk duygusu yaratmıştır. Sonra da bu olay bilinçaltına inmiştir, rüyasındaki raylar aslında parmaklıkları sembolize etmektedir.   Marnie (Hırsız Kız) de, filmin kahramanı kırmızı renkten çok ürkmektedir bunun çocukluğuna dayanan bir olay olduğu ortaya çıkar.  Yine aynı filmde Marnie'nin nevrotik davranışlarının kaynağının çocukken bir fahişe olan annesiyle ilgili hatırladığı görüntüler olduğu ortaya çıkar.  Yine mesela, Vertigo (Yükseklik Korkusu)'nun bir sahnesinde psikiyatr rolündeki Raymond Bailey, "hasta bir suçluluk kompleksinden ötürü akut melankoli içerisinde" der.   Gerçekten de, baş kahraman polisken arkadaşının ölümünden dolayı suçluluk duymakta ve yüksek yerlerden korkmasının sebebi de budur.

     Çifte görüntüler:    Yine psikanalist biliminde, rüya analizlerinde, insanın ikizi, gölgesi, aynadaki yansıması gibi çeşitli şekillerle Almanca 'doppleganger' denen çifte görüntüler Hitchcock filmlerinde sıkça rastlanır.   Yükseklik Korkusu'nun bir sahnesinde, yeşil bir elbise giyen Judy, (ki, yeşil renk hayalet rengi olarak kabul edilir) Madeleine'nin hayaleti şekline dönüşür.   Şüphenin Gölgesi, Frenzy, Trendeki Yabancılar, Sapık gibi filmlerinde de Hitchcock bu çifte görüntüleri kullanmıştır.  Örneğin, Sapık'da Norman Bates'in çift kişiliği aynadaki yansır.   Daha sonra Norman tıpatıp kendisine benzeyen Sam Loomis ile yüzyüze gelir. İki rol için seçilen oyuncuların benzerliğine eleştirmenler dikkat çekmiştir.


     Alfred Hitchcock' dan:

"...Ben tür yönetmeniyim. Sindrella'yı film yapsam, insanlar at arabasında ceset ararlar..."


"...Korkularımdan kurtulmamın tek yolu, onlar hakkında film yapmaktı. Çok korkuları olan biriyim, korku eşiğim çok düşük. Çevremdeki her şeyin kristal kadar berrak ve sakin olmasını isterim..."

"...Bir aktör bana ‘karakter hakkında görüşmek isterse’ ona senaryoda yazdığını söylerim, “ama benim motivasyonumdan ne haber?” derse, “ücretin” derim..."

"...Bir filmin süresi izleyicinin idrar torbasının dayanma süresi kadar olmalıdır!..."
__________________

8/11/2009

Ümit Yaşar OĞUZCAN

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

  22 Ağustos 1922' de Mersin' in Tarsus Kazası'nda dünyaya geldi.

  Ümit Yaşar ilkokulu bitireceği yıl, annesi ile babası geçinemeyip ayrılırlar. Bu olay O'nda derin izler bırakır. Bu yıllar, onun şiire sığındığı, üzüntülerini
yazarak gidermeye çalıştığı yıllardır. Ortaokulu üç ayrı şehirde ve üç ayrı okulda okur.

  Arkadaşları adını bilmez ve onu çoğu kez de “şair” diye çağırırlar. Türkçe öğretmenlerinin sevdikleri, fakat zaman zaman yazdıklarından ötürü şaşkınlığa düştükleri bir öğrenci olur. Önceleri “su birikintisi” olarak nitelendirdiği şiiri, zamanla “minik bir göl” ve “kendi yatağında kıvrıla kıvrıla, akıp giden bir ırmak” halini alır.

  Ekişehir Ticaret ve Meslek Lisesi' nden mazun olduktan sonra(1946), Adana, Ankara ve İstanbul'da oyuz yıla yakın bankacılık sektöründe çalıştı. Emekliliğini isteyerek, İstanbul' da "Ümit Yaşar Oğuzcan Sanat Galerisi" ni kurdu.

  Şiir yazmaya 1940 Yedigün Şairleri arasında başlayan Oğuzcan; 33 şiir, 4 düzyazı kitabı, 13 antoloji ve biyografik eserolmak üzere, toplamda 50 kitaba imzasını atmıştır. Yanısıra çıkardığı şiir plakları ve şarkı sözleri(Bir gece ansızın gelebilirim, Apansız uyanırsan gecenin bir yerinde, Beni unutma,.....) mevcuttur. Yergi sanatındaki ustalığıyla da tanınan edebiyatçı
Faruk Nafız Çamlıbel' le şiir sanatı duyarlılığı konusunda aynı kulvarda yer alır. Şiirlerinde genellikle; aşk, özlem ve ayrılık temalarına sıkça rastlanır.

   1973 Yılında kaybettiği oğlu Vedat' ın ölümünün yarattığı etkileşimlerle de, hayatın boşluğu, acı ve ölüme yönelik biçim ve öz yoğunlaşmaları şiirlerinde hissedilir dercede atrmıştır.
4 Kasım 1984 Yılında vefat etmiştir.


ESERLERİ:
İnsanoğlu (1947),   Dolmuş (1955),   Aşkımızın Son Çarşambası (1955),  Bir Daha Ölmek (1956), Kör Ayna (1957),   İki Kişiye Bir Dünya (1957),   Beni Unutma (ilk yedi kitabından seçmeler, 1959),   Karanlığın Gözleri (1960),    Akıllı Maymunlar (1960),   Seninle Ölmek İstiyorum (1960),   Üstüme Varma İstanbul (1961),   Sahibini Arayan Mektuplar (1961),   Yeni Dünya Rekoru (1961),   Sevenler Ölmez (1962),   Çigan Gözler (1962),   Ötesi Yok (1963), Hüzün Şarkıları (1963),    Bir Gün Anlarsın (1965),   Sadrazamın Sol Kulağı (1965),   Mihribana Şiirler (1965),   Taşlar ve Başlar (1966),   Seni Sevmek (1966),   İnşallahla Maşallah (1966), Toprak Olana Kadar (1968),   Göbek Davası (1968),   Ben Seni Sevdim mi (1968),   Halktan Yana (1969),   Aşk mıydı O (1969),   Önce Sen Sonra Ben (1971),   Rubailer (1972),   Yalan Bitti (1975),   En Eski Yalnızlığımdın Sen Benim (1978),   Dikiz Aynası (yergi şiirleri, 1982)




SAHİBİNİ ARAYAN MEKTUPLAR

  Bugün bir yalnızlığa düştüm yine..
  Başımı ellerimin arasına aldım, sessizce ağlamaya başladım. Önümde yarıya gelmiş bir konyak şişesi ''Beni iç'' diye fısıldıyordu, ''Beni iç'' Sonra yalvarmaya başladı: ''Ne olur'' dedi ''Ne olur haydi iç beni.'' Bir bardak doldurdum, tepeme diktim. Şişe rahatladı, sustu.

  Hani ellerimiz birbirine değince nasıl oluyorduk? İşte öyle oldum. Hani bakışlarımız buluştuğu zaman, bir başka türlü atması vardı yüreklerimizin, onu hatırladım. Sonra bir tren hareket etti. Sabahtı. Karşı karşıyaydık. Konuşuyorduk. Ben sevmek diyordum durmadan. Gözlerim gözlerine soruyordu. ''Seviyor musun?'' diye. Hep evet diyordu gözlerin, ellerin, dudakların hep evet diyordu.

  Oysa ki bir çok hayır diyen insanlar vardı çevremizde. Örneğin: bir çocuk hayır, diyordu, bir kadın, bir adam, bir başkası hayır diyordu. Hayır`lar arasında ezilmeye mahkumdu evet`lerimiz.

  Tren ilerliyordu. Gözlerin gözlerime soruyordu ne olacak diye. Sigara üstüne sigara yakıyordum, kadeh kadeh içki içiyordum; fakat bilmiyordum ben de ne olacağını. Bizi sürükleyen bir akıntıydı. Durduramazdık onu, hükmedemezdik ona. Bir anafora rastlayıp yok oluncaya kadar akıp gidecektik işte. Peki anafor nerdeydi? Uzak mıydı? Belki çok yakındı kim bilir. Biz onu göremeyecektik. O gözlerimizi kör ettikten sonra saracaktı bizi buz gibi kollarıyla.

  Tren ilerliyordu. Pencereden deniz görünüyordu. Denize akşam güneşi vurmuştu. Renk renk kayıklar gördük kıyılarda. Denize taş atan çocuklar gördük. Uzakta bir balıkçı ağlarını topluyordu.

  Ve tren ilerliyordu. Kadere yaklaşıyorduk. Bir alacakaranlık bastı zamanı. Gözlerim gözlerindeydi. Ellerini tuttum. titredin. Acı acı bir düdük öttü. Bir şeyler koptu içimizden. Sonra tren durdu, indik, yollarımız ayrı ayrıydı.

  Şimdi o gün verdiğin yalnızlığı yaşıyorum...
                                                                                                                                         Ü.Y.OĞUZCAN



BATIK GEMİ

Bütün sevgililer, dostlar gitti
Bir sen kaldın kadınım beni terketmeyen
Batan gemilerin kaptanları gibi
Denizlerin ortasında ölümü bekleyen.
                                                                                                                                       Ü.Y.OĞUZCAN



ÇIKMAZ SOKAK

Bir daha dünyaya gelsem
Yine seni severdim
Beni üzesin diye
Beni deli divane edesin diye
Biliyorum
Sen de bir daha dünyaya gelsen
Yine beni sevmezdin
Kahrımdan öleyim diye
Ü.Y.OĞUZCAN

8/11/2009

Hans Reudi GIGER




  Eriyen ve curuyen nesnelerin ressami, biyonik dunyanin gorsel yaraticisi, bio-surrealizmin kendi dalinda tek cizeri...

  Eserleriyle dunyayi sarsmis, gorenlerin hafizasindan asla silinmeyen, taniyanlarin ise merakini her acidan cezbeden, uykusunda bile kendi fantastik dunyasinin sakinleriyle vakit gecirdigi kabuslar goren, 69 yasina gelmis tasarim ustasi H. R. Giger...

  H.R.Giger 5 subat 1940' ta Melly Giger- Meier ve Eczaci Hans Richard Giger' in ikinci cocugu olarak Isvicre- Chur' da dogdu.  Babasina ait olan Steinbock  Eczanesi' nin ust katinda, buyuk, karanlik, uzun ve dar koridorlardan olusan bir evde yasiyorlardi . Ablasi ve ayni zamanda arkadasi olan Iris kendisinden sadece bir yas buyuktu.  Okul cagina gedlginde, 1946- 1958 yillari arasinda Chur, Lozan ve Davos' ta cesitili okullara devam etti ama ecza dunyasi bu donemlerde Giger' in eglence alaniydi.  Babasinin labaratuvarinda objeleri ve ilaclari incelemek, buradan edindigi bilgileri arkadaslariyla oynarken kullanmak gibi egilimleri vardi.

  Bu donemde evin kiler bolumunde kendi tasarladigi bir korku tuneli vardir ki, bu tunel daha sonralari kendi muzesine giden tren yolunun esin kaynagini olusturur.  Kim bilir, belki de Giger pek de fazla buyumemistir...

  1958- 1959 yillari arasinda Davos-Alpina Kolej' de aldigi egitimle, cizimde ilk temel sertifikasini edinir. Boylelikle kalem, firca ve boyalar dunyasinin kapilari aralanmaya baslar. 

  1959 ve 1962 yillari arasinda Chur' da Mimar Venatius Maisen ve Hans Stetter' in yaninda stajini ve pratik egitimini tamamlar. Devaminda ise Winterthur' da Askeri Okula gider, topcu egitimi alir.

  1962 yilinda Zurih' te Uygulamali Sanatlar Okulu' nda Ic Mekan veEndustriyel Tasarim Bolumu' ne girer.  Chur' dan ayrilip egitim hayatina devam etmek ve mesleki ideallerini gerceklestirmek icin Zurih' e yerlesir.  Bu donemde ilk anlamli urunu olan ''Atomic Childreen'' yapitini tamamlar.  Bu eseri Chur' da okul dergisinde yayimlanir.  Ilk airbrush calismalarina baslamasi da yine bu doneme rastlar.  Airbrush, renk tozlarinin bir cesit zamk hamuru ile karistirilmasindan elde edilen boyanin, bir firca ve genis yuzeyli kucuk gozenekli bir elek yardimiyla yuzeylere puskurtulmesinden elde edilen bir resim teknigidir.  Giger, ilerleyen zamanlarda bu teknigin dunya capinda isim yapmis ustalarindan biri olacaktir.

  Uygulamali Sanatlar Okulu' nun ucuncu yilinda cin murekkebi ve rapido calismalari, ''Clou ve Agitation'' isimli ilk yeralti dergisinde yayinlanir.  Baskilardan birini ozellikle ''Psikiyatrist icin bir ziyafet'' adiyla yayinlar.  Ilgi alanlarini Sigmund Freud okuyarak gelistirir ve anlamlandiramadigi  karmasik  ruyalarini cozmeye calisir.  Uyurken gorduklerini gunluklerine yazar ve saklar.

  1966 yilinda okuldan mezun olur ve bir cok onemli calismasini yatattigi yer olan Teesin' deki aile sayfiye evine tatil icin gider.  Torso, Head I ve II gibi calismalarini burada tasarlar. Daha sonra ,aktor arkadasi Paul Weibel ile birlikte ayni evi paylasmaya baslar ve Paul' un arkadasi guzel aktris Li Yober ile tanisir ki bu kadin Giger' in ilk ve olumsuz askidir.

  Li ile birlikte yasamaya baslarlar.  Burada en basarili erken donem calismalarindan olan, '' Under the Earth'', ''AstroüEunuchs'' ve ''Brith Machine'' i tasarlar.  Ayni donemde yazar Sergius Golowin ve film yapimcisi F.M. Murer ile tanisiri sanat cevresinde kendine iyi bir yer edinmeye ve taninmaya baslar.



  1970 yilinda Li Giger' in islerinin yogunlugundan oturu Zurih' e doner ve arkadasi Eveline Buhler ile yasamaya baslar.  Bir gece Giger, 'Necronomican'a ilham olan korkunc bir kabus gorur. Bu yol gosterici kabuslar ayni zamanda ''The four elements'' serisinin de temellerini atar. Nemli, karanlik hucreler, kaygan sivilar...

  Giger' in dus dunyasi bunlardan olusuyordu.  Renkler Isvicre' de,  Alp Daglari' nin karsinda yasayan bir adamin zihninde olmayacak kadar doganin inadina  solgun ve soguktu.

  Resimlerinde genelde kursuni tonlar, kuf yesilleri, murekkep renkleri ve matal soguklugu hakimdi.  Metal aksamlar mukemmel kadin vucutlarinin omurgasinin ve yuzlerinin vazgecilmez parcalariydi.  Onun fantazi dunyasinda figurler boyleydi. Canli denemeyecek kadar olu ve soluk,  hayranlik uyandiracak kadar estetik ve bastan cikarici...  Ne yasadigimiz dunyanin parcalariydi ne de bu dunyadan cok uzaktaydilar...

  1971 yilinda F.M. Murer ile bir proje yapmaya karar veridiler.Proje, Giger' in gorsel dunyasi uzerine bir belgesel film olacakti.  Filmin ilk sahnelerinin cekilecegi yer ise Londra' nin terkedilmis kohne rihtimlari olacakti.  Karanlik, nemli ve tenha... Ayni yil,  Ingiliz rock grubu Emerson' in '' Lake and Palmer'' album kaydi ve ''LP Brian Salad Surgery'' icin kapak tasarimlari yapti.  Claude Sandoz ve Walter Wegmuller ile iki haftalik bir inziva donemi yasadi ve bu inzivadan ''Tagtraum (Daydream)'' serisi ortaya cikti.

  Giger' in makinelesmis, canlilik isigini yitirmis biyonik varliklar dunyasinda korkulacak sahnelerin her detayi varken,  korkunun bizim dunyamizda bildigimiz hicbir mimigi, karsiligi ve ifadesi yoktur.  Korku dunyasinin, korkutucu varliklari kendi kandilerine kaldiklarinda son derece butunlesmis, kendi icinde zararsiz, sakin ve tumlasiktirler. cigliklar yoktur, saldiri ya da kacma veya kasilmalar...  Erotizmin sinirlarini zorlayan detaylar, fetis unsurlar ve kafa karistirici semboller Giger resminin belirleyicilerinden olmustur.

  Giger' in sevgilisi Li bu donemde "Lethargy "( uyuma hastaligi)  denen tedavisi mumkun olmayan bir hastaliga yakalanir ve uzun tedavi surecinden sonra, acilarina daha fazla dayanamayip 1976 yilinda bir silahla kendini vurur.  Giger, dokuz yil birlikte oldugu, suretinden ikonlar yarattigi buyuk askini kaybetmenin acisini cok derin yasadi ve hayatinda kapanmasi cok zor olan bir bosluk acildi.

  Li, Giger' in resimlerinde olumsuzluge ermis bir ikondur.  Artik onun diger biyonik sakinler gibi renkleri yoktur, canlilik isigi yoktur. Oylece baygin ve suzgun gozlerle Giger' in dus dunyasina bakiyordur.

  Giger' in Nevronomicon' u 1977 sonbaharinda birkac yabanci dilde yayinlandive kopyalardan biri Dan O'Bannon' a gonderilidi.  20.yy Fox Film Sirketi ve Aridley Scott calismalari incelediler ve ''Alien'' Projesi icin dogru kisinin H.R. Giger oldugu konusunda hemfikir oldular.  1978 Subatinin basinda Ridley Scott, iki yonetmen ve Giger, birlikte calismak uzere anlasma yaptilar.

  1979 yilinda filmin Avrupa galasi Nice, Londra ve Paris' te yapildi. Haftalar sonra New York ve Dallas' a gitti, bir gun icinde farkli yirmi uc program icin roportaj verdi.  Alien filmi dunyada buyuk ses getirmisti.

  Bu arada Giger, Alien filmiyle en basarili gorsel efekt dalinda Oskar odulu almis, tarihe Oskar alan ik ressam olarak adini yazdirmisti.

  Alien basarisiyla birlikte H.R.G. bilimkurgu sinemasinda aranan isimlerin basinda yer aldi. Bu tarihten ve Oskar basarisindan sonra uzay, fizik-otesi varliklar vs. icin Giger ilk gorusulen popular isimlerin basinda yer aldi.

  Giger ile ilgili en sansasyonel bilgilerden ve muammalardan biri de satanist olup olmadigidir. Bilhassa, resimlerinde kullandigi bes koseli yildiz ve kotucul olanini simgesi olan boynuzlar bu ihtimali beyinlerde hep taze tutmustur.

Bir resminde Isa' nin haca gecirimis halini bir yay ucunda ok seklinde tasvir etmistir ve yayi tutan ve Isa' yi ok gibi firlatmaya hazir olan da boynuzlu seytani bir varliktir.



  Bu arada, Korn grubu icin, muhtesem biyonik bir kadin vucudundan olusan bir mikrofon ayagi tasarlar. 2002' de ise ''ICON HR GIGER'' adli kitap Taschen tarafindan yayinlanir.



  12 Nisan 2003' te Giger Muze Bar' in acilisi kutlandi.  Bu barin mobilya tasarimlari cok ilginctir.  Omurilik kemiklerini andiran tavanlar, olu bebek yuzlerinden olusmus duvarlar, harkonen sandalyeler...  Giger' in fantastik dunyasini yansitan materyaller ve resimlerle dolu bir mekan.  Pek cok insanin urktugu yer, buyuk sanatcinin bilincinin kucuk bir aynasidir sadece.  2004 yilinda muzenin barina ek olarak bir de tren yolu birimi yapilarak simdilik nihai seklini almisitir.



  Ibanez Gitarlari 2005' te H.R.Giger imzali seriyi piyasaya surer.

  1 Aralik' ta Giger' in tasarladigi bazi takilar ve objeler kendine ait magazada satilmaya baslanmistir.  Ilgileneneler icin mekan bir tik uzakliginda:
http://www.gigeregg.ch

8/11/2009

Sinema Sanatı 02 "Ang Lee" Hakkında

Ang LEE

  Çalışmalarında kültürler arası çizgileri birleştirmek, cinsiyetleri öncelikle insan kimliği ile değerlendirmek gibi bir seyir izleyen, alternatif tarzlı başarılı sinema yönetmenleri arasındaki haklı yerini alan Ang Lee, Tİme Dergisi'nin "Dünyaya Yön Veren 100 İsim Listesi" içindedir.
Ang Lee, Çin doğumlu olup da Pasifik’in her iki yanında da başarı elde eden
ilk yönetmenler arasında gösteriliyor.

  Ang Lee 23 Ekim 1954 Yılında Çin' in Tayvan şehrinde, Pingtung Kasabası' nda dünyaya geldi. Ailesi tarafından tipik ve katı disiplinli Çin eğitimi alarak yetiştirildi. Babası Ang'a da diğer çocuklarına olduğu gibi Çin kültürü ve sanatları ve yanısıra da kaligrafi eğitimi verdi.

  Üniversite sınavlarına iki kez girmesine rağmen başarılı olamayınca,sanat
eğitimi veren National Art School'a kaydoldu.

  1975 yılında mezun olduktan bir süre sonra, Illinois Üniversitesi'nde tiyatro lisansını tamamlamak için ABD'ye gitti.

  1980' de New York Üniversitesine bağlı olan Tisch School of the Arts' a
başlayarak film yapımı masterini tamamladı.

  New York Üniversitesi’nde bulunduğu yıllarda Spike Lee’nin beğeni toplayan
öğrencilik filmi “ Joe’s Bed-Stuy Barbershop: We Cut Heads ” de çalıştı Bu
ve benzeri öğrencilik çalışmalarıyla 1985 yılında çeşitli ödüller kazandı.

  Sonraki 6 yılını senaryo çalışmalarıyla geçiren Lee, 1992 yılında “Pushing Hands ” ile yönetmenliğe adım attı. New York’ta yaşayan Tayvanlı bir ailenin karşılaştığı kültürel kuşak farklılıklarıyla ilgili bir komedi filmi olan “ Pushing Hands ”, Lee’ye anayurdunda ödüller kazandırdı. Bir sonraki çalışması “ The Wedding Banquet”de ( 1993 ) bu kültür ve kuşak farklılıklarının daha da derinine inerek, Tayvan’lı ailesini memnun etmek için uygun bir adayla evleniyormuş gibi yapan New York’lu bir homoseksüelin yaşamından kesitler sundu.

 Film, geniş kitlelerin beğenisini kazanarak Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü, Seattle Film Festivali’nde “ En İyi Yönetmen ” kazandı Lee “ The Wedding Banquet ” ile aynı zamanda Altın Küre ve Oscar’larda da “ En İyi Yönetmen ” ödüllerine layık görüldü.



  Bu ödüller sayesinde uluslararası alanda ününü artıran Lee, çalışmalarına
1994 yılında yönetmenliğini üstlendiği “ Eat Drink Man Woman ” filmi ile
devam etti Yönetmenin üçüncü filmi olan ve ana temasını yine kuşak
farklılıklarının oluşturduğu “ Eat Drink Man Woman ”, Oscar’larda “ En İyi
Yabancı Film ” ödülü ile BAFTA ve “ Independent Spirit ” ödüllerini
kazanarak, yönetmenin gerek eleştirmenlerin gözünde, gerekse de ticari
anlamda başarısını kanıtladığı filmi oldu.

  Bu başarının ardından şansını bir de Hollywood’da denemeye karar veren Lee, 1995 yılında “ Sense and Sensibility ”ye imza attı Jane Austen’ın
romanından, filmde aynı zamanda başrol oynayan Emma Thompson tarafından sinemaya uyarlanan “ Sense and Sensibility ” de pek çok ödüle layık görüldü.

  Bunlar arasında “ En İyi Film ” Oscar’ı, Altın Ayı Ödülü ve İngiliz
Akademisi tarafından verilen bazı ödüller yer alıyor Lee ayrıca “ National
Board of Review ” ve “ New York Film Critics Circle ” tarafından yılın “ En İyi Yönetmen ”i seçilmişti.  1997 yılında Rick Moody’nin “ The Ice Storm ” isimli romanını beyaz perdeye aktardı Watergate döneminde Connecticut’ta geçen ve birtakım ailevi problemlerin konu alındığı filmde, Kevin Kline, Sigourney Weaver, Joan Allenve Christina Ricci rol aldı Hikayeye ciddi ve incelikli bir bakış açısı getiren Lee, “ The Ice Storm ” ile bir kez daha eleştirmenlerin övgüsünü kazandı. Film, 1997 yılında senaristi James Schamus’a Cannes Film
Festivali’nde getirdiği “ En İyi Senaryo ” ödülü de dahil olmak üzere, uluslararası alanda birçok ödüle layık görüldü.

  Bu başarılarıyla Hollywood’un önde gelen yönetmenleri arasındaki yerini
sağlamlaştıran Lee’nin bir sonraki çalışması, 1999 yılında çektiği , iç
savaşı konu alan “ Ride with the Devil ” oldu Film, Hollywood’un birçok ünlü
oyuncusunu kadrosunda topladı Bunlar arasında, Tobey Maguire, Jonathan Rhys Myers, Jewel Kilcher ve Jeffrey Wright bulunuyordu.

  Yönetmenin 2000 yılında çektiği Tayvan yapımı “ Crouching Tigger, Hidden
Dragon ” ise, 2001 Oscarları'na tam on dalda aday olarak, Ridley Scott’un “
Gladyatör ” filminden sonra yılın en çok aday gösterilen filmi oldu.



  Pulitzer Ödülleri'nde finale kalan kısa hikaye "Brokeback Mountain"i(2005) sinemaya uyarlayıp, izleyicilerle buluşturan Lee, bu filmiyle iki erkek arasındaki aşkı irdeleyerek bir yandan eleştirmenlerin övgüsünü toplarken, öte yandan da oldukça tartışmalı bir gündem yarattı. Üç dalda Oscar alan bu filmiyle de uluslarası başarı kazanmıştır.


  Ang Lee' nin yönetmenlik dışında, yazarlık, editörlük, yapımcılık ve aktörlük deneyimleri de vardır.

Filmleri
Yönetmen:

* The Incredible Hulk (2008)
* Lust, Caution (2007)
* Brokeback Mountain (2005) (En iyi Yönetmen, En iyi Yardımcı Erkek
Oyuncu,En iyi Film)
* Hulk (2003)
* The Hire (BMW Short Movies) - Chosen (2002)
* Kaplan ve Ejderha (Crouching Tiger, Hidden Dragon) (2000) (En iyi Film
ve En İyi Yönetmen Oscar adayı)(En iyi Yabancı Film Oscar'ını kazandı)
* Ride with the Devil (1999)
* The Ice Storm (1997)
* Sense and Sensibility (1995) (Oscar En iyi Film Adayı)
* Eat Drink Man Woman (1994)
* The Wedding Banquet (1993) (En İyi Yabancı Film Adayı gösterildi)
* Pushing Hands (1992)
* Fine Line (1984)
* Shades of the lake (1982)
* I Love Chinese Food (1981)
* Beat the Artist (1981)
* The Runner (1980)
* One Day of Ma-Chuan Chen
* Laziness in a Saturday Afternoon

Yazar:

* Siao Yu (1995)
* Eat Drink Man Woman (1994)
* The Wedding Banquet (1993)
* Pushing Hands (1992)

Aktör:

* The Wedding Banquet (1993)
* The Hulk (2003)

Editör:

* Eat Drink Man Woman (1994)
* Pushing Hands (1992)

Yapımcı

* Kaplan ve Ejderha (2000)
* Siao Yu (1995)


Ang Lee'den:

"...Yaratıcı özgürlük bana hep keyif vermiştir..."

8/11/2009

Sinema Sanatı 01 "Akira Kurosawa" Hakkında



Akira KUROSAWA

Sinema dünyasında bir çok tekniği ilk kez kullanarak ardından gelen yönetmenlere öncü olmuş,"imparator" lakabıyla anılan büyük usta Akira Kurosawa, yönetmenlik, yapımcılık ve senaristiliğin yanısıra resim konusunda da başarılı bir sanatçıydı.

23 Mart 1910 Yılında Japonya'nın Tokyo şehrinde yedi kardeşin en sonuncusu olarak dünyaya geldi. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında"samuray" kültürüne sıkı sıkıya bağlı olan babasının, baskıcı tutumlarının gölgesinde bunaltıcı dönemler yaşayan ve bu yıllarda içine kapanık bir seyir izleyen Akira'nın resme ardından sinemaya yönelmesi bir tepkime olarak da düşünülebilir. Başarılı çizimlerle kendini oldukça iyi ifade eden Akira, yıllar sonra filmlerinin "storyboard"* çizimlerini de bizzat kendisi yapmıştır.

Büyük kardeşi Heigo Kurosawa o dönemin popüler akımı olan sessiz filmlerde anlatıcılık (benşi) işinde çalışıyordu. Akira bu nedenle bir çok film izleme olanağına sahip oldu.
Ağabeyinin intihar ederek bir diğer kardeşinin de hastalık nedeniyle ölmesi O'nu ruhsal olarak fazlasıyla etkilemiş ileriki yıllarda da zaman zaman depresyon ve ruhsal bunalımlar sonucu defalarca intihara teşebbüs etmiştir.

1936 Yılında Japon yönetmen Kojiro Yamamato' nun yanında yardımcı yönetmenlik yapmaya başladı. İlk yönetmenlik deneyimini, Yamamato ile birlikte çektiği "Uma" adlı filmle sergiledi. Nihayet 1943 Yılında ilk uzun metraj filmi "Sugata Sanshiro" ile sinema kariyerinde yükselmeye başladı. Film judo şampiyonu Sugata Sanshiro' nun gerçek yaşamı baz alınarak sinemaya çekildi. Öte yandan bir erkeğin ihanetini anlatıyordu, bu da dönemin Japonya'sında kabul edilir bir olgu değildi. Bu nedenle filmin bazı bölümleri devlet sansürüne maruz kalmıştır.

1944'de "Içiban Utsukusiku"("En güzel") filmini yönetti,film propaganda niteliği taşıyordu ve askeri bir fabrikada çalışan kadınlarla ilgiliydi.Bir yıl sonrasında da filmin kadın başrol oyuncusu olan Yogo Yaghuchi ile evlendi.

Daha sonra çektiği,"Judo Saga 2" anti-Amerikan eğilimler taşıyordu ve yönetmenin ilk post modern savaş filmi olan "No Regrets for Our Youth"ta eski Japon rejimini eleştiriyordu.
"Tora No O Wo Fumu Otokotaçi" (Kaplanın Kuyruğuna Basanlar; 1945), Vaga Seişun Ni Kuinaş (Gençliğime Hayıflanmıyorum; 1946), "Yoidore Tenshi" (Sarhoş Melek; 1948), "Nora İnu" (Kuduz Köpek; 1949), "Shubun" (Skandal; 1950) gibi filmlerle Japonya'nın en önemli film yönetmeni konumuna geldi.

İlk çıkışını 1950'de yönettiği "Rashomon"la yaptı. Film 1951'deki Venedik Film Festivali'nde Büyük Ödülü aldı. 1952'de de En İyi Yabancı Film Oskarını alan Rashomon, Akira' nın adını dünyaya duyurduğu ilk film oldu. Rashomon, 1952'de oskar adayı olduğunda batılı seyircinin dikkati Japon sinemasına çekilmişti ve bu ciddi bir başarıydı. Bir haydutun ormanda bir samurayı öldürüp karısına tecavüz etmesi sonrası, haydutun, samurayın, tecavüze uğrayan kadının ve tüm bunları izleyen oduncunun olayı farklı açılardan anlattıkları film, gerçeğin göreceli bir kavram olması temasını işliyordu.



Kurosawa'nın filmde kullandığı yeni çekim ve anlatım teknikleri yönetmenin gücünün anlaşılmasını sağladı.

Etkilerini ve eserlerinin esinlerini sinemaya taşıdığı yazarlar arasında O'nun için en önemli olanlar; William Shakespare, Dostoyevski-ki bir açıdan Akira üslubunu belirleyen bir edebiyatçıdır, Maxim Gorky ve Evan Hunter gibi edebiyat ustalarıdır.

1951 Yılında Dostoyevski uyarlaması "Hakuchi" (Budala),1957 Yılında Shakespare uyarlaması "Komonosu Ja"(Kanlı Taht) ve Gorky uyarlaması "Donzoko"(Ayak Takımı) buna en iyi örneklerdir diyebiliriz. İki tarih arasında yani 1952 de ""ikiru" (Yaşamak) adlı filme de yönetmen olarak imza atan Akira, yine 1954 Yılında "Sichinin no Samurai" (Yedi Samuray) filmiyle yeniden Oscar adayı oldu.



1940'lardan 1960'ların ortalarına kadar Kurosawa aynı ekiple çalışmaya özen gösterdi.
Kurosawa'nın çok sayıda filmi Hollywood filmlerine esin kaynağı oldu. Örneğin, Yedi Samuray Yedi Silahşör'e , Saklı Kale Yıldız Savaşları'na, Koruyucu ise Bir Avuç Dolar İçin'e kaynaklık etti.

60'ların sonunda Hollywood'a giden Kurosawa, yapım tamamlanmadan ülkesine döndü ve Rus bir subayla Moğol bir avcı arasında geçen bir dostluk öyküsünü anlattığı "Dersu Uzala"yı çekti. Dersu Uzala Kurosawa'ya 1976 yılında en iyi yabancı film oskarını kazandırdı.
1960'la 70 arası Kurosawa intihara teşebbüs etti. Ölümden dönen yönetmen daha sonra 1980'de de hayranı olan Francis Coppola ve George Lucas'ın yardımlarıyla epik bir samuray filmi olan "Kagemusha"yı (1980) yönetti. (Film Cannes Film Festivali'nde büyük ödülü All That Jazz'la paylaştı). 1985'de yaptığı ikinci Shakespeare adaptasyonu olan ve dört dalda Oscar Ödülü alan "Ran"ı çekti.



Sonrasında son derece kişisel bir film olan "Dreams" (Rüyalar), (1990), Rhapsody in August (Ağustosta Rapsodi) film, Amerika tarafından II.Dünya Savaşı sırasında bombalanan Nagasaki'de eşini kaybeden bir öğretmenin bundan 44 yıl sonraki hayatını konu alır tematik olarak savaşa sağlam göndermelerin yapıldığı film eleştirmenler tarafından da Akira'nın en iyi filmlerinden biri olarak işaret edilir.(1991) ve Madadayo'yu (1993) yönetti.

Kurosawa'nın başarılarla dolu hayatı 6 Eylül 1998'de Tokyo'da sona erdi...




Birçok yönetmene ilham kaynağı olmuş olan Kurosawa, birçok sinema otoritesi tarafından tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden biri olarak görülmüştür.  Eserleri zamanın ötesindedir.  Akira politik açıdan kendisini komunist olarak tanımlamıştır.  Nitekim "Ran" ve "Kagemusha" yönetmenin bu anlamda kendini en iyi ifade ettiği filmlerdendir.



Kurosawa'dan:

"...İyi bir yönetmen, iyi bir senaryo ile başyapıtlar üretebilir; aynı senaryo ile vasat bir yönetmen, ancak sıradan bir film yapabilir.  Fakat kötü bir senaryo ile çok iyi bir yönetmen bile iyi bir film yapamaz.  Bir sinema özdeyişine göre , kamera ve mikrofon , yangını ve suyu birlikte geçmelidirler. Gerçek bir film ancak böyle yapılabilir ve güç büyük ölçüde senaryodadır...."


*Storyboard:
Senaryonun basit olarak-kamera açılarıyla- resmedilmesi.